وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ ٱلصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا۟ لَا يَعْقِلُونَ

“And of them are some who listen unto thee. But canst thou make the deaf to hear even though they apprehend not?” — M. M. Pickthall

Tafsirs

AI-generated
Taberî9-10. c.✓ Citation verified

Bu metin, ayette geçen 'men' (kim/kimler) kelimesine bağlı fiillerin bazen çoğul bazen tekil kullanılmasının dilbilimsel bir izahını yapar; ardından bunu ayetin anlamına bağlayarak, Allah'ın kulaklarından işitme, gözlerinden görme ve kalplerinden idrak yeteneğini aldığı müşriklerin Peygamber'in sözünü anlayamayacağını, imana hidayetin ancak Allah'ın elinde olduğunu belirtir.

فجمع مرة مع من الفعل لمعناه، ووحد أخرى معه الفعل؛ لأنه في لفظ الواحد، كما قال الشاعر
Zemahşerî12. c.✓ Citation verified

Zemahşerî'ye göre bu ayet, insanlardan bir kısmının Kur'an okunduğunda dinlediği ama kavrayıp kabul etmediğini, bir kısmının da Peygamber'i görüp nübüvvet delillerini müşahede ettiği halde inanmadığını anlatır. Devamında Allah, Peygamber'in sağırlara işittirmeye veya körlere yol göstermeye güç yetiremeyeceğini, özellikle akılsızlıkla birleşen sağırlık ile basiretsizlikle birleşen körlüğün iyileşme umudunu tamamen ortadan kaldırdığını bildirir. Bu, kalp körlüğü ve akıl yoksunluğu birleşen kimselerin iman etmelerinden ümit kesildiğini ifade eden bir temsildir.

أتطمع أنك تقدر على إسماع الصم ولو انضم إلى صممهم عدم عقولهم ؛ لأن الأصم العاقل ربما تفرس واستدل إذا وقع في صماخه دوي الصوت ، فإذا اجتمع سلب السمع والعقل جميعا فقد تم الأمر
Kurtubî13. c.✓ Citation verified

Kurtubî, bu ayette kastedilenin insanların zâhirî işitmeleri değil, hakkı ve Kur'an'ı gerçek anlamda kavramayan kalpleri olduğunu belirtir. Sağırlar gibi tasvir edilmeleri, kalplerinin mühürlenmiş ve üzerine damga vurulmuş olmasından kaynaklanır. Bu nedenle Allah'ın hidayeti işitmekten sağır kıldığı kimseyi hidayete iletmenin mümkün olmadığını ifade eder.

يريد بظواهرهم وقلوبهم لا تعي شيئا مما يقوله من الحق ويتلوه من القرآن ولهذا قال : أي لا تسمع فظاهره الاستفهام ومعناه النفي وجعلهم كالصم للختم على قلوبهم والطبع عليها أي لا تقدر على هداية من أصمه الله عن سماع الهدى
İbn Kesîr14. c.✓ Citation verified

İbn Kesîr'e göre bu ayette kastedilen, Peygamber'in sözünün güzel ve etkileyici olması, Kur'an ve hadislerin kalpler, dinler ve bedenler için faydalı olmasıdır; ancak bu güzel tebliğ tek başına yeterli değildir çünkü hidayet vermek Peygamber'in veya insanların elinde değildir. Sağır olan bir kimseye işittirmenin imkansız olması gibi, Allah'ın dilemesi olmadan bu kişilere hidayet vermek de mümkün değildir.

ولكن ليس ذلك إليك ولا إليهم فإنك لا تقدر على إسماع الأصم وهو الأطرش فكذلك لا تقدر على هداية هؤلاء إلا أن يشاءالله
Beydâvî13. c.✓ Citation verified

Beydâvî bu ayette Kur'an dinlemelerinin ve Peygamber'i görmelerinin gerçek işitme ve görme (idrak) olmadığını belirtir; onlar sağır ve kör gibidir çünkü işitme ve görmenin hakikati, anlamı akılla kavrayıp ibret almaktır, salt sesleri veya görüntüleri algılamak değildir. Onların akılları vehim ve taklit tarafından bozulduğu için hüküm ve ince manaları anlayamamışlar, bu yüzden kendilerine okunan sözlerden hayvanların bir çobanın sesinden yararlandığı kadar yararlanmışlardır. Ayet, Peygamber'in onlardan yüz çevirmesi ve onlarla ilgilenmemesi emrinin gerekçesi niteliğindedir.

وفيه تنبيه على أن حقيقة استماع الكلام فهم المعنى المقصود منه ولذلك لا توصف به البهائم، وهو لا يتأتى إلا باستعمال العقل السليم في تدبره
Fahreddin er-Râzî12-13. c.✓ Citation verified

Bu müfessire göre metin, önce âyetteki lafız ile mana arasındaki uyumu (يقول tekil, من çoğul) açıklamakta, ardından münafıkların Allah'a ve âhirete iman iddialarının neden yalanlandığı sorusunu ele almaktadır. Râzî'ye göre eğer âyet müşrik münafıklara yorulursa mesele açıktır çünkü onlar zaten Allah'ı ve âhireti inkâr etmekteydiler; ehl-i kitap (Yahudi) münafıklara yorulursa ise onların Allah'a imanı, O'nu cisim saymaları ve Üzeyir'i Allah'ın oğlu sanmaları sebebiyle gerçek iman sayılmadığından yalanlanmışlardır.

لأن إيمان اليهود بالله ليس بإيمان ، لأنهم يعتقدونه جسما ، وقالوا عزيز بن الله

Comparison

Common ground

Taberî, Zemahşerî, Kurtubî, İbn Kesîr ve Beydâvî; ayette geçen sağırlık ve körlüğün fiziksel değil kalbe/akla ait bir engel olduğunda ve hidayetin nihayetinde Allah'ın elinde olup Peygamber'in bunu zorla verme gücünün bulunmadığında birleşirler. Sağır-kör benzetmesi hepsinde hakikati kavrayamama hâlinin bir temsili olarak okunur.

Differences

Taberî ve Râzî meseleyi öncelikle dil/gramer uyumu (men-fiil ilişkisi, lafız-mana uyumu) üzerinden ele alırken, Zemahşerî ve Beydâvî mecaz ve temsilî anlatıma, Kurtubî kalbin mühürlenmesi kavramına, İbn Kesîr ise tebliğin güzelliği ile hidayetin ayrı meseleler olduğuna vurgu yapar. Râzî ayrıca ayetin muhatabının müşrikler mi yoksa ehl-i kitap münafıklar mı olduğu sorusunu itikadî bir tartışmaya taşır ki bu diğerlerinde öne çıkmaz.

Historical context

Erken dönem müfessiri Taberî meseleyi dil ve rivayet temelinde ele alırken, sonraki müfessirler (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî) belağat ve mantık/kelam yöntemlerini daha sistemli kullanarak temsilî ve semantik derinlik katmışlar; Kurtubî ve İbn Kesîr ise bu birikimi bağlamsal ve ahlakî bir dille özetleyerek daha uygulamaya dönük bir okuma sunmuşlardır. Temel mesaj (kalbî körlük-sağırlık, hidayetin Allah'a ait olması) tüm dönemlerde sabit kalmıştır.

Modern connection

Bu karşılaştırmalı okuma, günümüzde de bir sözün veya bilginin sadece işitilmesinin ya da görülmesinin yeterli olmadığını, gerçek kavrayışın akıl, kalp ve niyetin birlikte açık olmasıyla mümkün olduğunu hatırlatabilir. Bu bağlamda ilim ile iman arasındaki uyum ve bir mesajı aktarırken sabırlı, ihlaslı bir tutum sürdürmek, sonucu zorlamak yerine anlayışa alan açmak şeklinde düşünülebilir.

AI analysis — not a fatwa or ruling, not yet reviewed by a scholar