وَمَا ظَلَمْنَٰهُمْ وَلَٰكِن ظَلَمُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ فَمَآ أَغْنَتْ عَنْهُمْ ءَالِهَتُهُمُ ٱلَّتِى يَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مِن شَىْءٍ لَّمَّا جَآءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ

“Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadılar.” — Elmalılı Hamdi Yazır

Tefsirler

Yapay zekâ tarafından üretildi
Zemahşerî12. yy✓ Alıntı doğrulandı

Bu müfessire göre metinde geçen ifade, önceki toplulukların helâk edilmesine işaret etmektedir; ifade Allah'ın onları helâk etmesi anlamına yorulmaktadır.

بإهلاكنا إياهم
Fahreddin er-Râzî12-13. yy✓ Alıntı doğrulandı

Bu müfessire göre "tebbet yedâ" ifadesi Ebu Leheb'in bizzat elini kullanarak sergilediği somut düşmanlık davranışlarına işaret eder; rivayetlere göre o, Peygamber'e gelenleri elini omuzlarına vurarak geri çevirir yahut ona taş atmaya çalışırdı, bu yüzden 'yed' kelimesi özellikle zikredilmiştir. Ayrıca kelimenin anlamı 'hüsrana uğramak' (tab/hasâra) olup, Ebu Leheb'in putlara olan güveninin dünya ve ahiret faydalarını ondan alıp götürmesi ve zararları celbetmesi bu hüsranın en büyük sebebi olarak açıklanır.

قال ابن عباس رضي الله عنهما : غير تخسير . يقال : تب إذا خسر وتببه غيره إذا أوقعه في الخسران ، والمعنى أن الكفار كانوا يعتقدون في الأصنام أنها تعين على تحصيل المنافع ودفع المضار
Kurtubî13. yy✓ Alıntı doğrulandı

Kurtubî bu ayette 'zulüm' kelimesinin lügat kökeninin bir şeyi yerinde olmayan bir konuma koymak olduğunu belirtir; bu anlam küfür ve isyanları da kapsar. Ayrıca 'onları helak etmedik, ancak kendilerine zulmettiler' ifadesinin, Allah'ın onlara azap etmesinin (bazı şeyleri haram kılmasının) sebebi olarak kendi zulümlerinin gösterildiğini açıklar; bu haramlar onlara bir ceza olarak konulmuştur.

أصل الظلم في اللغة وضع الشيء في غير موضعه وقد تقدم في البقرة مستوفى بالكفر والمعاصي وحكى سيبويه أنه يقال : ظلم إياه
İbn Kesîr14. yy✓ Alıntı doğrulandı

İbn Kesîr'e göre bu ayet, geçmiş kavimlerin Allah'ın helak emri geldiğinde taptıkları putların kendilerine hiçbir fayda vermediğini ve onları kurtaramadığını anlatır. Helaklerinin sebebi bu ilahlara tabi olmalarıydı, bu yüzden dünyada ve ahirette hüsrana uğradılar. Ayrıca Allah'ın zalim ve peygamberlerini yalanlayan kavimleri helak etmesinin, benzer durumdaki kavimler için de geçerli bir kural olduğu belirtilir.

أوثانهم التي يعبدونها ويدعونها ما نفعوهم ولا أنقذوهم لما جاء أمر الله بإهلاكهم قال مجاهد وقتادة وغيرهما أي غير تخسير وذلك أن سبب هلاكهم ودمارهم إنما كان باتباعهم تلك الآلهة فلهذا خسروا في الدنيا والآخرة
Taberî9-10. yy✓ Alıntı doğrulandı

Taberî'ye göre Allah, hakkında haber verilen bu kavimleri hak etmedikleri bir cezayla cezalandırmamıştır; onlar Allah'a isyan ve küfürleriyle bu cezayı kendi nefisleri için gerekli kılmışlardır. Allah'tan başka taptıkları ve rab edindikleri ilahları, Allah'ın azabı kendilerine geldiğinde onlardan hiçbir şeyi savamamış ve geri çeviremmiş, bilakis onlara helak ve hüsrandan başka bir şey artırmamıştır. Bu haber, geçmiş ümmetlerle ilgili olsa da, bu ümmete yönelik bir tehdit ve uyarı niteliğindedir; ayrıca Allah'ın kullarına zulmetmediğini, zulmün kulların kendi nefislerinden geldiğini bildirir.

وما زادتهم آلهتهم عند مجيء أمر ربك هؤلاء المشركين بعقاب الله غير تخسير وتدمير وإهلاك
Beydâvî13. yy✓ Alıntı doğrulandı

Beydâvî'ye göre bu ayet helak edilen kasabaların haberlerinden anlatılmakta olup, bu kasabalardan bazıları ekin gibi ayakta kalmış, bazıları ise biçilmiş ekin gibi izleri silinmiştir. Ayrıca Allah'ın onlara zulmetmediği, aksine kendilerinin kendi nefislerine zulmettikleri, taptıkları ilahların ise Allah'ın azabı geldiğinde kendilerine hiçbir fayda sağlamadığı belirtilir.

منها قائم من تلك القرى باق كالزرع القائم

Karşılaştırma

Ortak noktalar

Taberî, Kurtubî, İbn Kesîr ve Beydâvî; helâkin Allah'ın keyfi bir cezası değil, toplumların kendi küfür, isyan ve zulümlerinin doğal sonucu olduğunda birleşir. Ayrıca taptıkları ilahların azap anında onlara hiçbir fayda sağlamadığı ve 'zulüm'ün aslında kişinin kendi nefsine yönelik olduğu ortak vurgudur. Zemahşerî ile Râzî ise farklı bir ayet bağlamında (muhtemelen Tebbet suresi) dil tahliline odaklanır.

Farklar

Râzî, Ebu Leheb özelinde somut rivayetlere (elini kullanarak sergilenen düşmanlık davranışları) dayanarak kelimenin özel bir sebeple seçildiğini gösterirken, Zemahşerî daha genel bir belağat okuması sunar. Taberî ve İbn Kesîr rivayet ağırlıklı bir yöntemle (Mücahid, Katade gibi tabiîn görüşleri) ayeti geçmiş kavimlerle ilişkilendirirken, Kurtubî ve Beydâvî dil kökenine ve kavramsal analize (zulmün lügat anlamı, 'tetbîb' kelimesi) daha fazla ağırlık verir. Bu farklar, müfessirlerin rivayet-ağırlıklı veya dirayet/dil-ağırlıklı tefsir yöntemlerini tercih etmelerinden kaynaklanır.

Dönemsel bağlam

Erken dönem müfessiri Taberî'den başlayıp Zemahşerî, Râzî, Kurtubî üzerinden İbn Kesîr ve Beydâvî'ye uzanan çizgide, temel mesaj -zulmün ilahi değil beşerî kaynaklı olduğu- sabit kalmıştır. Zamanla dil tahlilleri (Zemahşerî, Beydâvî) ile rivayet malzemesi (Taberî, İbn Kesîr) daha sistematik bir şekilde bir araya getirilmiş, farklı ekollerin yöntemleri (dirayet/rivayet) birbirini tamamlayıcı şekilde zenginleşmiştir.

Günümüz bağlantısı

Bu karşılaştırmalı okuma, toplumsal çöküşlerin dış bir kader değil, insanların kendi tutum ve tercihleriyle ilişkili olduğu fikrini hatırlatır ki bu da bireysel ve toplumsal sorumluluk bilincini besleyebilir. Geçmiş kavimlerin güvendikleri şeylerin onlara fayda vermemesi, ilim ve imanın birlikte yürümesinin, sahte güven kaynaklarına bel bağlamak yerine sağlam bir ahlaki ve toplumsal duruş geliştirmenin önemine dair düşündürücü bir örnek sunar. Bu bağlamda tarih anlatıları, sabır ve ihlas temelli bir öz muhasebe için ilham verici bir çerçeve olabilir.

Yapay zekâ analizi — fetva veya hüküm değildir, henüz uzman incelemesinden geçmemiştir