فَمَا ٱسْطَٰعُوٓا۟ أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ لَهُۥ نَقْبًا

“And (Gog and Magog) were not able to surmount, nor could they pierce (it).” — M. M. Pickthall

Tafsirs

AI-generated
Taberî9-10. c.✓ Citation verified

Taberî'ye göre bu ayet, Ye'cûc ve Me'cûc'un Zülkarneyn'in kendileri ile diğer insanlar arasına koyduğu seddi aşıp üstüne çıkamadıklarını ve oradan insanların bulunduğu tarafa inemediklerini anlatır. Ayrıca seddi altından delip geçmeye de güç yetiremediklerini belirtir. Bu iki husus (üstünden aşma ve altından delme) tefsirde ayrı ayrı ele alınmıştır.

فما اسطاع يأجوج ومأجوج أن يعلوا الردم الذي جعله ذو القرنين حاجزا بينهم وبين من دونهم من الناس، فيصيروا فوقه وينزلوا منه إلى الناس. يقال منه: ظهر فلان فوق البيت: إذا علاه، ومنه قول الناس: ظهر فلان على فلان: إذا قهره وعلاه. يقول: ولم يستطيعوا أن ينقبوه من أسفله
Zemahşerî12. c.✓ Citation verified

Zemahşerî'ye göre bu ifade, söz konusu engelin (sedd) üzerine tırmanma imkânının bulunmadığını anlatır. Bunun sebebi, engelin yüksekliği ve yüzeyinin düzlüğü/kaygan oluşudur ki bu yüzden aşılamaz; ayrıca sertliği ve kalınlığı sebebiyle de delinemez.

أي يعلوه ، أي : لا حيلة لهم فيه من صعود . لارتفاعه وانملاسه ، ولا نقب لصلابته وثخانته
Fahreddin er-Râzî12-13. c.✓ Citation verified

Bu metinde Râzî, ayetteki '(zahera) fevkahu' ifadesindeki 'zahr' (sırt) kelimesinin dilsel kökenini açıklayarak, bir şeye üstün gelmenin/binmenin ona 'zahr olmak' anlamına geldiğini, bu yüzden binilen hayvana ve kadına 'zahr' denildiğini belirtir. Ardından bu dilsel tahlilden hareketle, Sedd-i Ye'cûc'la ilgisi olmayan fıkhi bir konuya geçerek 'zıhâr' lafzının şer'i örfte kullanımını ve Şâfiî ile Ebû Hanîfe mezheplerindeki farklı hükümlerini ayrıntılı biçimde tartışır.

أي يعلوه ، وكل من علا شيئا فقد ظهره ، ومنه سمي المركوب ظهرا ، لأن راكبه يعلوه ، وكذلك امرأة الرجل ظهره ، لأنه يعلوها بملك البضع
Kurtubî13. c.✓ Citation verified

Kurtubî'ye göre Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddi aşamayışının sebebi, seddin yüzeyinin dağla birleşecek kadar düz/kaygan ve dağın da erişilmez yükseklikte olmasıdır. Seddin yüksekliğinin iki yüz elli zira, uzunluğunun yüz fersah, genişliğinin ise elli fersah olduğu rivayet edilir; bu ölçüler Vehb b. Münebbih'e dayandırılır. Ayrıca Hz. Peygamber'in hadisiyle, seddin her gün delinmeye çalışılıp Allah'ın onu eski haline döndürdüğü, kıyamete yakın vakit geldiğinde ise delip çıkacakları anlatılır.

أي ما استطاع يأجوج ومأجوج أن يعلوه ويصعدوا فيه لأنه أملس مستو مع الجبل والجبل عال لا يرام وارتفاع السد مائتا ذراع وخمسون ذراعا وروي : في طوله ما بين طرفي الجبلين مائة فرسخ وفي عرضه خمسون فرسخا قاله وهب بن منبه لبعد عرضه وقوته
Beydâvî13. c.✓ Citation verified

Bu metin ayetteki 'esteta'u' fiilinin farklı okunuş biçimlerini (hazif, idğam, sin harfinin sad'a dönüşmesi) dilbilimsel açıdan ele alır. Ardından Ye'cûc-Me'cûc seddinin ne kadar sağlam olduğunu, ne aşabildiklerini ne de delebildiklerini, seddin yapım tekniğini (taş, eritilmiş bakır, demir külçeleri, körükler) ayrıntılı biçimde anlatır.

وما استطاعوا له نقبا لثخنه وصلابته. وقيل حفر للأساس حتى بلغ الماء، وجعله من الصخر والنحاس المذاب والبنيان من زبر الحديد بينهما الحطب والفحم حتى ساوى أعلى الجبلين
İbn Kesîr14. c.✓ Citation verified

İbn Kesîr, Musa'nın yanındaki gencin (Yuşa b. Nûn) kıssanın başında zikredilip sonra tekrar geçmemesini, anlatının asıl konusunun Musa ile Hızır arasındaki olay olması ile açıklar. Ayrıca Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddi her gün kazıp güneş ışığını görecekleri sırada geri döndükleri ve sonraki gün yeniden başladıkları rivayetini aktarır; bu rivayetin merfû olarak nakledilmesinin zayıf olduğunu, aslında Ka'bu'l-Ahbâr'dan gelen mevkuf bir haber olabileceğini belirtir. Ona göre âyetin zâhiri, seddi ne aşabildiklerini ne de delebildiklerini gösterir, bu da rivayetteki merfûluk iddiasının münker olduğuna delildir.

ولكن متنه في رفعه نكارة لأن ظاهر الآية يقتضى أنهم لم يتمكنوا من إرتقائه ولا من نقبه لإحكام بنائه وصلابته وشدته

Comparison

Common ground

Taberî, Zemahşerî, Kurtubî, Beydâvî ve İbn Kesîr, ayetin Ye'cûc ve Me'cûc'un seddi ne aşabildiklerini ne de delebildiklerini ifade ettiği konusunda birleşirler. Çoğu müfessir bu imkansızlığı seddin fiziksel özellikleriyle (yükseklik, düzlük/kayganlık, sertlik, kalınlık) açıklar ve dilsel/gramer meselelerine (özellikle 'esteta'u' fiilinin okunuşu) yer verirler.

Differences

Taberî ve Beydâvî meseleyi ağırlıklı olarak dil/gramer tartışması ve rivayet aktarımı üzerinden ele alırken, Zemahşerî daha çok belağat temelli kısa bir açıklamayla yetinir. Kurtubî rivayetlere dayanarak seddin somut ölçülerini ve kıyamete dair hadisleri detaylandırır; İbn Kesîr ise rivayet tenkidi yaparak zayıf/mevkuf haberleri ayıklamaya çalışır, bu yönüyle daha eleştirel bir yöntem izler. Râzî ise konudan tamamen uzaklaşıp 'zahr' kelimesinin kökeninden hareketle fıkhi bir mesele olan zıhârı tartışır; bu, onun dilsel tahlili fıkhi çıkarımlara genişletme eğilimini gösterir.

Historical context

Erken dönem müfessiri Taberî rivayet ve dil analizini bir arada sunarken, sonraki dönemlerde Zemahşerî'nin belağat odaklı yaklaşımı, Râzî'nin fıkhi genişletmesi ve Kurtubî'nin rivayet detaylandırması görülür. En son dönemi temsil eden İbn Kesîr'de ise rivayetlerin sıhhatini sorgulayan daha temkinli ve tenkitçi bir yöntem belirginleşir; bu, tefsir usulünün zamanla rivayet tenkidine daha çok önem vermesiyle ilişkilendirilebilir. Temel anlam (sedin aşılamaması) sabit kalırken, buna dair açıklama ve rivayet malzemesinin işlenişi zamanla farklılaşmıştır.

Modern connection

Bu karşılaştırma, aynı ayetin farklı bilgi birikimi ve yöntemlerle nasıl zenginleştirilebileceğini, ilim ile iman arasında bir çatışma değil bir uyum arayışının mümkün olduğunu hatırlatır. Müfessirlerin bir konudan başka bir alana (dil, fıkıh, rivayet tenkidi) geçerken gösterdiği dikkat, bilgiye temkinli ve derinlikli yaklaşmanın, sabırla araştırma yapmanın kıymetini örnekler niteliktedir. Bu da günümüzde eğitim ve araştırma ahlakında ihtiyatlı, çok yönlü bir bakışın teşvik edilmesine kaynaklık edebilir.

AI analysis — not a fatwa or ruling, not yet reviewed by a scholar