وَقَالَ ٱلَّذِينَ أَشْرَكُوا۟ لَوْ شَآءَ ٱللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىْءٍ نَّحْنُ وَلَآ ءَابَآؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىْءٍ كَذَٰلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى ٱلرُّسُلِ إِلَّا ٱلْبَلَٰغُ ٱلْمُبِينُ
“And the idolaters say: Had Allah willed, we had not worshipped aught beside Him, we and our fathers, nor had we forbidden aught without (command from) Him. Even so did those before them. Are the messengers charged with aught save plain conveyance (of the message)?” — M. M. Pickthall
Taberî9-10. c.✓ Citation verified
Taberî'ye göre bu ayette Allah, müşriklerin 'Allah dileseydi biz de atalarımız da şirk koşmazdık' şeklindeki sözlerine karşılık, elçilerin görevinin sadece kendilerine verilen mesajı açık bir şekilde tebliğ etmekten ibaret olduğunu bildirmektedir. Elçiler üzerine kâfirlerin küfrü sebebiyle bir ceza yükümlülüğü yoktur; onların vazifesi risaleti ulaştırmaktır.
فهل أيها القائلون لو شاء الله ما أشركنا ولا آباؤنا على رسلنا الذين نرسلهم بإنذاركم عقوبتنا على كفركم، إلا البلاغ المبين
Zemahşerî12. c.✓ Citation verified
Zemahşerî'ye göre müşrikler, şirk ve haramları helal kılma gibi fiillerinin Allah'ın meşîeti ve iradesiyle olduğunu ileri sürerek kendi günahlarını Allah'ın dilemesine havale etmektedirler; bu, tıpkı Mücbire mezhebinin görüşü gibidir. Ayrıca müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi yeminlerle inkâr etmelerine karşı 'bela' kelimesiyle bu inkârın reddedildiği ve Allah'ın diriltme vaadinin hikmet gereği yerine gelmesi gereken hak bir vaad olduğu belirtilmektedir.
يعنون بكفرهم وتمردهم أن شركهم وشرك آبائهم ، وتحريمهم ما أحل الله ، بمشيئة الله وإرادته . ولولا مشيئته لم يكن شيء من ذلك ، كمذهب المجبرة بعينه
Fahreddin er-Râzî12-13. c.✓ Citation verified
Bu müfessire göre müşrikler, Allah'ın dileseydi kendilerini ve babalarını şirkten men edebileceği ve hiçbir şeyi haram kılmayacağı iddiasını, peygamber gönderilmesinin caiz olmasını engelleyeceği inancıyla ileri sürmüşlerdir; bu inanç batıldır ve bu yüzden kınama ve lanete daha fazla müstahak olmuşlardır. Kendisinden önceki kelamcı ve müfessirler ise bu sözü müşriklerin alay maksadıyla söylediğini, Mu'tezile'nin bunu Allah'ın kimseyi imandan men etmediği ve küfre düşürmediği, resullerin görevinin sadece tebliğ olduğu şeklinde yorumladığını, kendi mezhebinin (Ehl-i Sünnet) ise resullerin görevinin tebliğ olduğunu ancak imanın hasıl olup olmamasının Allah'ın hidayet ve idlaline bağlı olduğunu belirttiğini nakletmiştir.
بل لأنهم اعتقدوا أن كون الأمر كذلك يمنع من جواز بعثة الأنبياء والرسل وهذا باطل ، فلا جرم استحقوا على هذا الإعتقاد مزيد الذم واللعن
Kurtubî13. c.✓ Citation verified
Bu müfessire göre burada geçen 'şey' ifadesi 'min'in sılası olarak gelmiştir; Zeccâc'ın belirttiğine göre bunu alay yollu söylemişlerdir, eğer bunu inanarak söylemiş olsalardı mü'min olurlardı. Kurtubî ayrıca bu konunun Enam suresinde anlam ve i'rab yönüyle açıklandığını, dolayısı ile tekrara gerek olmadığını belirtir. Peygambere düşen sadece tebliğ olup, hidayet Allah'a aittir.
قالوه استهزاء ولو قالوه عن اعتقاد لكانوا مؤمنين وقد مضى هذا في سورة الأنعام مبينا معنى وإعرابا فلا معنى للإعادة
İbn Kesîr14. c.✓ Citation verified
İbn Kesîr'e göre bu ayet, müşriklerin Allah dileseydi bize bunları haram kılardı iddiasına bir reddiyedir. Onların ortaya koydukları bahîre, sâibe, vasîle gibi bidatleri Allah'ın kendilerine bırakmadığını, aksine peygamberler göndererek bunları şiddetle yasakladığını bildirmiştir. Böylece Allah'ın şer'î meşîeti onlardan bu fiilleri men etmiş, kevnî meşîeti ise sadece kaderî güç vermesi anlamındadır ve bu onlara delil olmaz.
فمشيئته تعالى الشرعية عنهم منتفية لأنه نهاهم عن ذلك على ألسنة رسله وأما مشيئته الكونية وهي تمكينهم من ذلك قدرا فلا حجة لهم فيها
Beydâvî13. c.✓ Citation verified
Beydâvî'ye göre müşriklerin 'Allah dilemedikçe biz de babalarımız da bir şeye ortak koşmaz, hiçbir şeyi haram kılmazdık' sözü, ya alaycı bir tavırla ya da peygamberlik ve teklifi reddetmek amacıyla söylenmiştir; onlar Allah'ın dilediğinin zorunlu, dilemediğinin ise imkânsız olduğu fikrine sarılarak elçi göndermenin bir faydası olmadığını iddia etmişlerdir. Diğer bir ihtimale göre bu söz, şirk ve bahîre gibi haramları çirkin görmelerine itiraz amacıyla, 'eğer bu çirkin olsaydı Allah bunun vukuunu dilemezdi' şeklinde bir gerekçelendirmedir; bu bir özür değil, kadere sığınmadır çünkü fiillerinin çirkinliğine inanmamaktadırlar. Beydâvî, devam eden ayette bu iki şüpheye cevap verildiğini belirtir: peygamberlerin görevi sadece hakkı açıklayan tebliğdir, hidayet Allah'ın dilemesine bağlıdır ama tebliğ buna vesile olur; Allah'ın dilediği şey de mutlak olarak değil belirlediği sebepler yoluyla gerçekleşir.
إنما قالوا ذلك استهزاء أو منعا للبعثة والتكليف متمسكين بأن ما شاء الله يجب وما لم يشأ يمتنع فما الفائدة فيها، أو إنكارا لقبح ما أنكر عليهم من الشرك وتحريم البحائر ونحوها محتجين بأنها لو كانت مستقبحة لما شاء الله صدورها عنهم ولشاء خلافه، ملجئا إليه لا اعتذارا إذ لم يعتقدوا قبح أعمالهم
Comparison
Common ground
Tüm müfessirler, ayetin müşriklerin 'Allah dileseydi biz de atalarımız da şirk koşmaz, haram kılmazdık' şeklindeki sözlerine karşı geldiği konusunda hemfikirdir. Ayrıca ortak vurgu, peygamberlerin görevinin sadece tebliğ olduğu, hidayet vermenin ise Allah'a ait bir iş olduğudur.
Differences
Taberî ve Kurtubî daha çok dil/belağat temelli sade bir açıklama sunar; Zemahşerî bu sözü Mücbire (cebriye benzeri) bir anlayışa benzeterek eleştirir; Râzî ise meseleyi doğrudan Mu'tezile-Ehl-i Sünnet tartışmasına taşıyıp iki mezhebin görüşünü karşılaştırmalı aktarır. İbn Kesîr, meseleyi şer'î ve kevnî meşîet ayrımıyla ele alarak müşriklerin kendi bidatlerini (bahîre, sâibe vb.) meşrulaştırma girişimine odaklanır. Beydâvî ise müşriklerin sözünü alay veya kader bahanesi olmak üzere iki ihtimalle açıklayıp sonraki ayetle ilişkilendirir. Bu farklar, müfessirlerin dilbilimsel/tefsirî yöntemle mi yoksa kelamî-itikadî tartışma yöntemiyle mi yaklaştıklarından kaynaklanır.
Historical context
Erken dönem müfessir Taberî meseleyi sade bir tebliğ-sorumluluk çerçevesinde ele alırken, sonraki dönemlerde Zemahşerî ve Râzî gibi müfessirlerde kelamî mezhep tartışmaları (cebir-kader, Mu'tezile-Ehl-i Sünnet) daha belirgin hale gelir. İbn Kesîr ve Beydâvî gibi daha sonraki müfessirler ise hem dil analizini hem de bağlamsal/kelamî unsurları birleştirerek daha sistematik bir sentez sunar. Tebliğin sorumluluk sınırı konusundaki temel kabul ise dönemler boyunca değişmeden kalmıştır.
Modern connection
Bu karşılaştırmalı okuma, bireyin kendi tercih ve sorumluluğunu başka sebeplere havale etmesinin ahlaki bir kaçış olabileceğini düşündürebilir. Aynı zamanda, doğru bilgiyi anlaşılır şekilde paylaşmanın (tebliğ) kişinin üzerine düşen görev olduğu, sonucun kabul edilip edilmemesinin ise başkasının iradesine bağlı olduğu fikri, günümüzde eğitim ve toplumsal iletişimde sabır ve ihlasla hizmet etme tutumuyla ilişkilendirilebilir.
AI analysis — not a fatwa or ruling, not yet reviewed by a scholar