مَّن يَشْفَعْ شَفَٰعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُۥ نَصِيبٌ مِّنْهَا وَمَن يَشْفَعْ شَفَٰعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُۥ كِفْلٌ مِّنْهَا وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ مُّقِيتًا
“Wer (in) eine(r) gute(n Sache) Fürsprache einlegt, für den wird es einen Anteil daran geben, und wer (in) eine(r) schlechte(n Sache) Fürsprache einlegt, für den wird es ein gleiches davon geben. Und Allah ist zu allem Fähig.” — Bubenheim & Elyas
Taberî9-10. Jh.✓ Zitat verifiziert
Taberî'ye göre ayetteki 'şefaat-i hasene' ve 'şefaat-i seyyie', Hz. Peygamber'in mü'minleri düşmanlarına karşı savaşa çağırması bağlamında değerlendirilmelidir; kimin bu çağrıya (cihada) icabet edip müminlere destek olduğu (hasene) veya kâfirlere yardım ederek müminlere karşı savaştığı (seyyie) kastedilmektedir. Bazı müfessirler bunu insanların birbirine genel olarak şefaatçi olması (yardımlaşması) şeklinde yorumlamış olsa da, Taberî ayetin siyak-sibakının cihad emrine dair olması nedeniyle kendi tercih ettiği görüşü daha uygun bulur. 'Kifl' kelimesini ise nasip/hisse (sevap veya günahtan pay) olarak açıklar; bu kelimenin kökeninin bineğe konan örtü/eğer anlamındaki 'kifl'den geldiğini belirtir.
وإنما اخترنا ما قلنا من القول في ذلك لأنه في سياق الآية التي أمر الله نبيه صلى الله عليه وسلم فيها بحض المؤمنين على القتال، فكان ذلك بالوعد لمن أجاب رسول الله صلى الله عليه وسلم ، والوعيد لمن أبى إجابته أشبه منه من الحث على شفاعة الناس بعضهم لبعض
Fahreddin er-Râzî12-13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Râzî, ayetin bir önceki ayetle (cihad emri) bağlantısını birkaç ihtimalle açıklar: Peygamber'in ümmeti cihada teşvik etmesi güzel bir şefaat sayılır ve bundan pay alır; ya da bazı münafıkların kişileri cihaddan muaf tutulmaları için yaptığı şefaat kötü şefaat olarak yasaklanmıştır; ya da müminlerin birbirine cihad için yardım sağlaması iyi şefaat örneğidir. Ayrıca 'kefl' ve 'mukît' kelimelerinin dil tahlilini yaparak Allah'ın kullarının şefaatlerine karşılık verme kudretini ezelî bir sıfat olarak açıklar.
يجوز أن يقال : إنه عليه الصلاة والسلام لما كان يرغبهم في القتال ويبالغ في تحريضهم عليه ، فكان بعض المنافقين يشفع إلى النبي صلى الله عليه وسلم في أن يأذن لبعضهم في التخلف عن الغزو ، فنهى الله عن مثل هذه الشفاعة وبين أن الشفاعة إنما تحسن اذا كانت وسيلة إلى إقامة طاعة الله
İbn Kesîr14. Jh.✓ Zitat verifiziert
İbn Kesîr'e göre iyi bir işe aracılık edip şefaat eden kişi, o işten doğan hayırdan bir pay alır; kötü bir işe aracılık eden de aynı şekilde ondan bir pay alır. Ayrıca ayette geçen 'mukît' kelimesi hakkında sahâbe ve tabiînden farklı görüşler nakledilmiştir: hafîz (gözetici), şehîd, hasîb, kadîr, devamlı gözetleyen (müvâzib) ve rezzâk (rızık veren) anlamları zikredilmiştir.
أي من يسعى في أمر فيترتب عليه خير كان له نصيب من ذلك أي يكون عليه وزن من ذلك الأمر الذي ترتب على سعيه ونيته
Beydâvî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Bu müfessire göre ayet, iyi bir şefaatte bulunan kimsenin bu şefaatten bir pay (sevap) alacağını, kötü bir şefaatte bulunan kimsenin de o şefaatin günahından eşit oranda bir pay alacağını bildirmektedir. İyi şefaat, bir müslümanın hakkını gözetmek, ondan bir zararı defetmek veya ona bir fayda ulaştırmak amacıyla Allah rızası için yapılan şeydir; bunun örneklerinden biri de müslüman kardeşe gıyabında dua etmektir. Ayrıca 'مقيتا' kelimesinin 'muktedir' veya 'şahit/koruyucu' anlamına geldiği, kelimenin 'kuvvet' (القوت) kökünden geldiği ve bedeni güçlendirip koruyan şeyle ilişkili olduğu belirtilmiştir.
من يشفع شفاعة سيئة يريد بها محرما. يكن له كفل منها نصيب من وزرها مساو لها في القدر.
Zemahşerî12. Jh.✓ Zitat verifiziert
Zemahşerî'ye göre 'مقتدرا' ifadesi Allah'ın yaratma ve yok etme gücüyle ilişkilidir. Ayrıca bir görüşe göre burada kastedilen, insanın amelini koruyan ve hayır-şer olarak kazandıklarını sayan bir melektir. Bu görüşü desteklemek için Peygamber'den (sav) mü'min kişiye vekil kılınan yüz altmış meleğin onu koruduğuna dair bir rivayet nakledilmiştir.
وكل بالمؤمن مائة وستون ملكا يذبون عنه كما يذب عن قصعة العسل الذباب
Kurtubî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Kurtubî'ye göre 'mukît' kelimesi hakkında dilciler arasında görüş ayrılığı vardır; kimileri 'muktedir' (güç yetiren), kimileri 'hâfız' (koruyucu), kimileri de 'her insana rızkını/kutunu veren' anlamında olduğunu söylemiştir. Nahhâs, Ebû Ubeyde'nin 'hâfız' görüşünü, kelimenin 'kût'tan türemiş olması sebebiyle daha isabetli bulur. Buna göre ayetin manası, Allah'ın her insana gücünü/rızkını verdiği ya da onu koruduğu şeklindedir.
وقال أبو عبيدة : المقيت الحافظ وقال الكسائي : المقيت المقتدر
Vergleich
Gemeinsamkeiten
Tüm müfessirler ayetin 'şefaat' kavramının iyi veya kötü bir işe aracılık eden kişinin o işten bir pay (sevap/günah) alacağını bildirdiği konusunda hemfikirdir; ayrıca 'mukît/kifl' gibi kelimelerin dil tahliline büyük önem verilmiş, şiirden şahit getirilerek kök anlamları tartışılmıştır.
Unterschiede
Taberî ayeti öncesindeki cihad emriyle sıkı bağlantılı okuyup şefaati savaşa destek/karşı çıkma bağlamında ele alırken, Râzî çoklu vecih sunarak hem cihad bağlamını hem genel yardımlaşma anlamını birlikte değerlendirir; Beydâvî ve İbn Kesîr ise şefaati daha genel ahlaki bir ilke (hak gözetme, dua etme) olarak yorumlar. 'Mukît' kelimesinde de Zemahşerî güç/melek yorumuna, Kurtubî ve Beydâvî ise dilcilerin 'hâfız-muktedir-rızık veren' tartışmasına odaklanır; bu farklar hem yöntem (siyak-sibak vs. dil analizi) hem de ekol farkından kaynaklanır.
Historischer Kontext
En eski müfessir Taberî rivayet ve bağlamsal okumaya dayanarak ayeti tarihsel cihad hadisesine bağlarken, sonraki müfessirler (Zemahşerî, Râzî, Kurtubî, Beydâvî, İbn Kesîr) zamanla dil/belağat analizini ve daha genel ahlaki yorumları öne çıkarmıştır; temel çerçeve (şefaatten pay alma ilkesi) sabit kalmış, ancak ayetin kapsamı tarihsel olaydan evrensel ahlaki ilkeye doğru genişlemiştir.
Bezug zur Gegenwart
Bu çeşitli okumalar, bir hayra veya bir zarara aracılık etmenin kişiye bir sorumluluk yüklediği ilkesini hatırlatır; günümüzde bu, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmada niyetin ve sonucun önemine işaret edebilir. Bir kimsenin başkasına iyilik konusunda destek olması veya kötülüğe zemin hazırlaması arasındaki fark, ihlas ve sorumluluk bilinciyle ilişkilendirilebilir.
KI-Analyse — keine Fatwa oder Urteil, noch nicht durch Fachprüfung freigegeben