أَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّنَ ٱلْمُلْكِ فَإِذًا لَّا يُؤْتُونَ ٱلنَّاسَ نَقِيرًا

“Oder haben sie (etwa) einen Anteil an der Herrschaft? Dann würden sie den Menschen nicht ein Dattelkerngrübchen (ab)geben.” — Bubenheim & Elyas

Tafsire

Von KI erstellt
Taberî9-10. Jh.✓ Zitat verifiziert

Bu müfessire göre ayet, Yahudilerden bazı kişilerin Ensar'dan bazı sahabelere gelip mallarını infak etmemeleri konusunda kışkırtmalarına bir cevap olarak inmiş ve 'nakîr' kelimesi çekirdek üzerindeki en küçük noktayı ifade eder. Âyet bu kişilerin mülkten hiçbir hisseleri olmadığını, eğer olsaydı bile insanlara en küçük bir şeyi bile vermeyecek kadar cimri olduklarını anlatır.

وأولى الأقوال في ذلك بالصواب أن يقال: إن الله وصف هؤلاء الفرقة من أهل الكتاب بالبخل باليسير من الشيء الذي لا خطر له، ولو كانوا ملوكا وأهل قدرة على الأشياء الجليلة الأقدار.
Kurtubî13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Kurtubî bu ayette 'nasibün mine'l-mülk' ifadesinin inkâr (istifham-ı inkârî) anlamında olduğunu, yani onların mülkten hiçbir payı olmadığını belirtir. Şayet bir payları olsaydı, cimrilik ve hasetlerinden dolayı kimseye bir şey vermeyeceklerini ifade eder. Ayrıca 'en-nakîr' kelimesinin hurma çekirdeğinin sırtındaki küçük çukur/nokta anlamına geldiğini, İbn Abbas ve Katade'den nakille açıklar; bu kelimenin çok az bir şeyi ifade etmek için kullanıldığını belirtir.

أي ألهم والميم صلة نصيب حظ من الملك وهذا على وجه الإنكار يعني ليس لهم من الملك شيء ولو كان لهم منه شيء لم يعطوا أحدا منه شيئا لبخلهم وحسدهم
İbn Kesîr14. Jh.✓ Zitat verifiziert

İbn Kesîr'e göre bu ayet, insanların Allah'ın mülkünde bir payı olsaydı kimseye en küçük bir şey (nakîr miktarı) bile vermeyeceklerini ifade eder. Bu, Allah'ın hidayet ettiği kimseler dışında insanın tabiatında bulunan cimrilik, telaş ve haset gibi zaafları tasvir etmektedir. Böylece kulların acizliği, görüş ve heveslerinin farklılığı ortaya konurken, Allah'ın zat, sıfat, söz, fiil, şeriat, kader ve yaratıklarını tedbir etmedeki kemali vurgulanmaktadır.

أي لو أن لهم نصيبا في ملك الله لما أعطوا أحدا شيئا ولا مقدار نقير والله تعالى يصف الإنسان من حيث هو إلا من وفقه الله وهداه فإن البخل والجزع والهلع صفة له
Beydâvî13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Beydâvî'ye göre ayetteki 'أم لهم نصيب من الملك' sorusu, Yahudilerin mülkün (hükümranlığın) kendilerine döneceği iddialarını reddetmek amacıyla inkârî bir soru olarak gelmiştir. Buna göre eğer onların mülkten bir payı olsaydı, insanlara nakır kadar bile (çekirdek sırtındaki küçük çukur kadar) bir şey vermezlerdi; bu ifade onların cimriliğinin son derece abartılı biçimde anlatılmasıdır. Zira mülk sahibiyken bu kadar cimri olan kimselerin, fakir ve zelil oldukları durumda nasıl davranacakları daha iyi anlaşılır.

أم منقطعة ومعنى الهمزة إنكار أن يكون لهم نصيب من الملك وجحد لما زعمت اليهود من أن الملك سيصير إليهم. فإذا لا يؤتون الناس نقيرا أي لو كان لهم نصيب من الملك فإذا لا يؤتون أحدا ما يوازي نقيرا
Fahreddin er-Râzî12-13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Bu müfessire göre önceki ayette Yahudiler cehaletle (putlara tapmayı Allah'a ibadetten üstün görmekle), bu ayette ise bahil ve hasetle nitelendirilmiştir. Bahil, Allah'ın verdiği nimetten başkasına vermemek; haset ise Allah'ın başkasına nimet vermemesini istemektir. Râzî, cehaletin bahil ve hasedin asıl sebebi olduğunu, bu yüzden cehaletin bahil ve hasetten önce zikredildiğini belirtir; ayrıca mülk ile bahlin bir arada bulunmayacağını, çünkü mülkün ancak ihsan yoluyla itaat sağlamakla mümkün olduğunu açıklar.

فالبخل والحسد يشتركان في أن صاحبه يريد منع النعمة من الغير

Vergleich

Gemeinsamkeiten

Tüm müfessirler 'nasibün mine'l-mülk' ifadesinin istifham-ı inkârî (mülkten hiçbir paylarının olmadığını bildiren soru) olduğunda ve 'nakîr' kelimesinin çekirdek üzerindeki küçük bir nokta/çukur anlamına geldiğinde birleşir. Ayetin, mülk sahibi olsalar bile son derece cimri davranacak birilerinin tasvir edildiği ve bunun mübalağa yoluyla anlatıldığı konusunda ortak bir okuma vardır.

Unterschiede

Taberî ve Kurtubî rivayet ağırlıklı yaklaşarak nüzul sebebini (Yahudilerin Ensar'ı infaktan caydırma girişimi) ve selef nakillerini merkeze koyar; Kurtubî buna ilaveten nahiv/belağat tahlillerine (istifham-ı inkârî yapısı, 'izâ' harfinin i'mali) daha fazla yer verir. Beydâvî de dil-belağat eksenli okur ama temsilî mübalağa vurgusunu öne çıkarır ve kıraat farklılıklarına değinir. İbn Kesîr rivayetten ziyade ayeti insan tabiatındaki genel bir zaafın (cimrilik, haset) tasviri olarak okuyup Allah'ın kemaliyle karşılaştırır. Râzî ise akli-kelamî bir çözümlemeyle cehalet-bahil-haset arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak konuyu kavramsal bir çerçeveye taşır; bu farklar tefsir yöntemlerindeki (rivayet tefsiri, dirayet/belağat tefsiri, kelamî tefsir) ekol farklılıklarından kaynaklanır.

Historischer Kontext

Taberî'den Râzî'ye uzanan süreçte ayetin temel anlamı (cimrilik ve mülkten mahrumiyetin mübalağalı tasviri) sabit kalmış, ancak yorum yöntemi rivayet ağırlıklı okumadan giderek dil-belağat ve akli-kelamî tahlile doğru genişlemiştir. Bu, tefsir ilminin tarihi içinde rivayetten dirayete uzanan metodolojik zenginleşmeyi yansıtır; hiçbiri diğerini geçersiz kılmaz, birbirini tamamlar.

Bezug zur Gegenwart

Bu ayet, sahip olunan imkanların cömertçe paylaşılmasının bir ahlaki olgunluk göstergesi olduğunu; cimrilik ve hasedin insan tabiatında bulunabilecek zaaflar olduğunu hatırlatır. Günümüzde de kişinin elindeki nimetleri -mal, bilgi, zaman- başkalarıyla paylaşma konusundaki tutumu, toplumsal dayanışma ve yapıcı bir yaşayış için önemli bir ölçü olarak düşünülebilir. Bu bağlamda ayet, cömertlik ve paylaşma bilincini güçlendirmeye yönelik bir iç muhasebeye vesile olabilir.

KI-Analyse — keine Fatwa oder Urteil, noch nicht durch Fachprüfung freigegeben